Loading...

Follow Style Boom on Feedspot

Continue with Google
Continue with Facebook
or

Valid
Style Boom by Styleboom - 1M ago

Hemen hemen her kadının tüm o “bronzlaşma”nın tehlikelerini anlatan uyarılara rağmen yaz gelince ilk hedefi altın bronzluğunda bir tene kavuşmak. Ve yine aynı sebepten pek çoğunun önceliği deniz alışverişinde fazla iz yapmayacak, dekoltenin de bronzlaşmasına izin verecek, insanı zebraya döndürmeyecek bikiniler edinmek. İşte böyle bir ortamda, buna rağmen mayolar özellikle son 3 yıldır inanılmaz bir yükselişte.

Benim gibi trend olmadan önce de bir mayo aşığı iseniz bu duruma en çok sevinenlerden olmuşsunuzdur, hani derler ya “long before it was cool” Fakat trend olmadan önce maalesef öyle cool, öyle sofistike modeller bulmak çok zordu, ya mutlaka allı güllü, ya leoparlı, ya olmaz olsun mayokiniler sebebiyle parça parça modellerden oluşmaktaydı. İşte yine son yıllarda – Ali Efe’nin uğuru diyorum çünkü tam doğum sonrası mayo kaçınılmazdı:) – Türk mayo tasarımcıları bir güneş gibi doğdu.

Oye Swimwear

Bu yazıda deniz giyiminde öne çıkan ve çok yüksek standartlarda bulduğum Türk tasarım markalarından bahsetmek istiyorum. Şahsi favorilerime geçmeden önce bu işin öncüleri ile başlayalım. Bence ilk kıvılcım olağanüstü vizyon ve yalın tasarım dili ile Oye Swimwear tarafından atıldı. 2007 yılında Ayça ve Zeynep isimli ikiz kızkardeşler ” Open Your Eyes” diyerek neredeyse gece şıklığında, transparan detayların mayoda kullanıldığı, feminen silüeti öven mayo tasarımları ile büyük beğeni ve ilgi gördü. Havuz ya da beach partilerde herkesin dönüp baktığı muhteşem mayolar günden geceye bile devam edebiliyordu.

Cihan Nacar

Hemen akabinde genç tasarımcı Cihan Nacar “neden sadece yazın ve neden sadece denizde giyelim” dercesine iddialı bir şekilde markasının oluşumunu mayo üzerine yapmaya karar verdi. Belki ilk defa bu tür mayolar Hande Yener gibi bir star sayesinde sahne kostümü olarak kullanılmaya başlandı. Mayo git gide güzelleşiyor, git gide hem materyal hem model olarak standart kalıpların dışına çıkıyordu. 2 seozn önce mayoya “couture” kavramını ekleyerek yeni bir kavram yaratmış oldu.

2012′de ise Lily and Rose mayoyu el emeği işleme, nakış ve değerli boncuklarla süslü maksimalist bir çizgiye taşıyarak wow etkisini katladı.

Fauv Studio

Yine de “mayo” öncelikle gece giyiminde ya da şehirde değil denizde/havuzda/kumsalda yani suda ve kumda baş rolde. Bu ivmeyle olacak  mayo/bikini üzerine çok niş tasarım mayo markaları çıkmaya başladı. Benim kişisel favorilerimden biri Gözde Tekin tarafından 2016 yılında kurulan Fauv Studio. Fauv Studio’nun mayo ve bikinilerine sanat eserine bakar gibi bakmayı seviyorum: her bir koleksiyon için özel olarak çalışılan desenlerde  Miro ve Matisse’den ilham alan desen ve renkler var. El boyamasının özgünlüğünü görebildiğimiz desenler, abstract formlarda modellerle birleşince ortaya harika tasarımlar çıkıyor.

Anais-Margaux| Paris

İçimdeki Fransız kadına, her daim elegan bir silüete düşkünlüğüme derman olan marka ise yine 2 kızkardeşin Paris’teki amcalarının izinde kurdukları Anais-Margaux. Bir tek mayosu ile kendinizi hemen müdavimi olarak bulacağınız bu marka tasarım yanında olağanüstü kumaş kalitesi ile de dikkat çekiyor çünkü ne vücudu sarışındaki mükemmellik ne renklerinin doygunluğu asla gitmiyor. Less is more bu marka için ilk aklıma gelen tanımlama.

5th Position

Küçük birer kızken baleye ucundan da olsa sevdalanmışsak adını baleden, ilhamını ise dansçıların zarif ve çabasız silüetlerinden alan 5th Position’a kayıtsız kalmamız imkansız. Bale geçmişi olan Buse Uğur ve bir model/iç mimar olan Ezgi Bozkurt ortaklığındaki marka bu iki farklı vizyonun mükemmel bir harmanı. Çabasız, zarif, göz alıcı mayo tasarımları ile her yaz listemin tepesindeler.

Moeva London

Birer mücevherden farksız Moeva London ise Londra’da daha henüz eğitim hayatlarındayken bu markayı oluşturan 3 kadının ürünü. Markanın imzası haline gelen metal aksamların asimetrik kesimler ve pencereler ile bir araya gelişindeki ustalık olağanüstü. Her bir mayosunu kusursuz güzellikte buluyorum.

Son dönemde MA by Melike Akbaşoğlu, Pecca Designs, Sand and Blue ve deri tasarımındaki başarısıyla tanıdığımız Ceren Ocak da mayo konusunda radarıma giren isimlerden. Sizlerin deniz giyiminde favori tasarım ya da hazır giyim markalarınız neler?

Peki bu sezon bize ufak ufak göz kırpan “yüksek bel” hatta kemerli bikini trendine ne diyorsunuz:) Sophia Loren, Marilyn Monroe ya da Gina Lolobridga’nın eski kumsal fotoğraflarında olduğu gibi kalçalarımızla barışıp onları biraz daha belirginleştirecek bu bikinileri kucaklayacak mıyız yoksa vitrinlerde bakması güzel deyip kaçınacak mıyız?

MAYONUN TÜRK TASARIMCILARI yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Moda haftaları yazısına moda haftalarının en başına yani New York’a dönerek başlamak istiyorum. Ve burada herkese soruyorum: sizce de bu sezon NYFW müthiş değil miydi? Bekleneni vermeyen, heyecanını yitirdi denilen, dikkat çeken tasarımcılarını Paris’e kaptıran, hatta aynı tarihlerde New York’da alternatif moda haftalarına bile girişilen son birkaç sezondan sonra belli ki New York Moda Haftası o eski büyüsüne, o kapılıp gittiğimiz “mojo”suna tekrar kavuştu.

Neredeyse her koleksiyon müthiş güzeldi, kare asa filan indirgemek mümkün değil. Ve bu durum beni neden nasıl bu kadar mutlu etti anlamadım, her defilede bir heyecan, o çok çok eskilerde hissettiğimin tıpkısından. Özlemişim onu anladım; büyük tasarımcılardan bu çocukta ışık var dediklerimize kadar bu oyunun gerçekten de en iyi oynandığı platformlardan birinde böyle mükemmel koleksiyonları görmeyi, incelemeyi, ilham almayı özlemişim. Raf Simons’cuğum ayak bastı diye mi böyle oldu nedir:p

Evet çok şık ama her daim garantili sularda yüzen Micheal Kors bile daha genç, daha denemeye açık, daha cesur olmayı seçmişti. Alexander Wang klişeleşmeye yüz tutan sports couture çizgisini matrixvari bileşenlerle güncelleyince ortaya yine olağanüstü bir koleksiyon çıkmıştı. Raf Simons’lu Calvin Klein ise zaten gümbür gümbür. Peki ya Victoria Beckham’a ne demeli, kankisi Roland Mouret mentorluğuyla giriştiği tasarımcılık işinde geldiği son nokta Celine’den Celine’i almak olsa gerek. Mükemmel formlar, kusursuz fitler, ultra şık ve sofistike bir çizgi. Sanırım yeni Phoebe Philo’muzu bulduk gülsek mi ağlasak mı. Hangisini saysam diğerinin hakkı kalacak diyor, bu sezon NYFW koleksiyonlarının hepsini nette tek tek gezmenizi öneriyorum.

New York Moda Haftası “Mojo”suna Kavuştu yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Geçtiğimiz hafta bir çok tasarımcımız ve kimi yerli markalarımızın Sonbahar/Kış 2019 koleksiyonlarını sunduğu moda haftası yine 4 gün boyunca Zorlu PSM’de gerçekleşti. İstanbul Moda Haftası’nın isim sponsoru olan Mercedes-Benz ile 13üncü, ben ve benim gibi birkaç blog yazarı arkadaşımın ise 21inci sezonu idi. Yine bunca sezondur moda haftasını benden takip eden izleyicilerim için ise bir ilk gerçekleşti: neredeyse hiçbir defile ya da koleksiyon hakkında bu defa instagram ya da instastory üzerinden inceleme ya da fikirlerimi yazmadım. İlk günün sonunda başıma bir şey gelmiş olabileceğine dair tatlı mesajlar bile vardı:) Meraklanmayın, gayet iyiydim, yine pek çok defileyi yerinde izledim ve notlarımı aldım, yalnızca o kadar yorulmanın sizler dışında kimse için bir değer ya da anlam ifade etmediğini 21. Sezonda ancak anlayabildim diyelim. Sizlere de beklediğiniz izlenimleri bu yazıda vereceğim.

Artık isim ve yer edinmiş pek çok tasarımcının ticari kaygıyı biraz fazla öne koyan koleksiyonlar hazırladığını görüyorum. Çok genç isimlerin heyecanı ve henüz podyumu özgür alanları görmeleri sebebiyle uçması kadar bir uçuştan bahsetmiyorum elbette. Değişik olmak, farklı olmak asla giyilebilir olmanın, iyi satabilir olmanın önünde engel değil, buna en iyi örneklerden biri Lug von Siga markası ile Gül Ağış, Aslı Filinta hatta en yenilerden Şebnem Günay’dır. Garantici yaklaşımın tasarımcılarımızın dilini körelteceğini düşünüyorum, kaldı ki moda haftası süresince hemen en üst katta “tasarım odaklı ihracat” hedefiyle Core yer almakta ve bence bu durum podyumda biraz daha özgün olmalarına, biraz daha fark yaratmak için heyecan duymalarına katkı sağlamalı. Elbette ülkenin ekonomik durumu ortada ve tasarımcılar için fuara ayrı podyuma ayrı, Ortadoğudaki alıcıya ayrı, Avrupa’dakine ayrı koleksiyon çıkarmak sürdürülebilir görünmüyor ama bu en azından tasarımcılarımızın birbiri ardına onlarca look yolladıkları defilelerde bunların bir kısmını baş döndürecek, burada güzel bir şeyler oluyor dedirtecek, kreatif tarafıyla iz bırakacak tasarımlar olarak çıkarmalarına engel olmasa gerek.

Sonbahar/Kış 2019 tasarımlarının sunulduğu moda haftasının bence en iyi koleksiyonları Sudi Etuz, Aslı Filinta ve Emre Erdemoğlu idi. Mehtap Elaidi, House of Ogan, Şebnem Günay, Giray Sepin, Gökhan Yavaş ve bu sezon tanıştığım ve kişisel favorilerimden olan Önder Özkan’ın da koleksiyonlarını çok sevdim. Yine genç ve yeni isimlerden Güntaş da dikkatimi çok çekti. Tuba Ergin’in ise tekrar özüne dönmesine ve gece parçalarını koleksiyonun geneline katmasına pek mutlu oldum.

Sevdiklerimle başlayalım:) Aslı Filinta yalnızca bu topraklara ait oldukça özgün ve kült imgeleri mükemmel bir koleksiyonda harmanlamıştı. Öyle ince bir çizgide, öyle riskli bir işi böylesi ustalıkla kotarmak kolay değil, minicik bir fazlalık ya da eksiklikle alaturka ve hatta populist bir şeye dönüşmesi kolayca mümkün. Gerçekten şapka çıkardım. Koleksiyonda sandık lekesi hissini veren, her bir materyali sadece görüntüsü değil hissiyatı, kokusu ve tadı ile hafızamızda bir şeyler uyandıran o eski danteller, nakışlar, güpürler; yeninin logolu tshirtleri, utility tulumları, modern pantolonları, feminen transparanları ve maskülen kemerleri ile kombinlenmişti. Styling de ayrıca müthişti; pul, burma, akıtma gibi geleneksel Türk el işi ziynetlerle süslenen, fes, eşarp ve canlı çiçeklerle desteklenen tasarımların her biri mekanın müthiş ışığında bir modern sanat tablosu gibiydi. Karaköy’de Zülfaris Binası’nda gerçekleştiren defile “Adaletin Bu mu Dünya?” dedi.

Sudi Etuz da yine farklı bir mekanda tarihi Çiçek Pasajı’nda bir defile gerçekleştirdi. Ambiyans müthiş güzel, hepimiz masalarda yerimizi almış, bambaşka bir havaya bürünmüşken koleksiyonu ile Şansım Adalı tüm hislerimizi ikiye katladı. Tasarımcı imza fırfırları ile seksi prensesini yine podyuma sürerken bir kez daha farklı kumaş ve büzgü oyunları ile dikkatimi çekti, her koleksiyonunda mutlaka özellikle farklı bir tekstili bulup çok değişik şekillerde kullanmasını seviyorum. Tül ve organzalarına bu koleksiyonda dantelleri de serpiştiren Sudi Etuz bolca swarovski taşı da 70lere ait silüetlerden, oryantalist püsküllere farklı uçlarda koleksiyona eklemişti. Hem editoryal, hem kırmızı halı, hem özel davet hem de günlük kullanıma bir iki değişiklikle hızla evrilecek modifikasyona açık harika bir koleksiyondu. Oğuz Erel yine stylingde harikalar yaratmış, özellikle çizmelerle yine bu prensesleri modern zamana uyarlamıştı.

Emre Erdemoğlu her zaman kendi rekorunu kendi kırıyor, her defasında çok iyi koleksiyon yaptı artık işi zor diyorum ve daha iyisi ile geliyor, bunun yanında hiçbir koleksiyonu da eskimiyor. Açıkçası erkek tasarımcılarımız fazlasıyla rol çalmaya başladı, çoğu inanılmaz iyi. Erdemoğlu her zaman olduğu gibi renk kullanımında kiremit, orman yeşili, petrol mavisi ve lilalarla olağanüstü cesurdu, kalıp, dikiş ve fitingi de yine kusursuzdu. Aysel Gürel’den sonra bu defa da Sezen Aksu’dan ilhamla hazırladığı koleksiyonda kürkü ve derisi tonsürton çalışılmış shearling kabanlar, Sezen silüeti nakışlanmış triko pelerinler, minik kırlangıç baskıların süslediği puffer mont ve pantolonlar nefisti. Bileklere uzayan triko boyunluklar ve puffer kaşkoller de yazının başından beri söylediğim giyilebilir özgünlüğe en güzel örnekti diyebilirim. Emre Erdemoğlu her sezon çok iyi ama özellikle sonbahar/kış koleksiyonları ayrı iyi çünkü kendisi layeringin kralı. Tabii Sezen Aksu demişken müzik çok daha fazla önem kazanıyordu, defilenin müzik düzenlemesi Oben Budak’a aitti ve podyuma çıkan her parçayla uyumlu Sezen melodileri harikaydı.

Mehtap Elaidi #itsME olarak adlandırdığı koleksiyonu ile bu defa daha feminen, daha romantik ama yine sofistike Elaidi kadınıyla karşımızdaydı. Elaidi, imza beyaz gömlekleri bu defa daha yumuşak, akışkan kumaşlarda, güçlü yaka ve kol detaylarıyla köklerine selam dururken; 60lar, 70ler ve 80lerin silüetleri ile bir geçit töreni yaptı, yılları, yolları, değişimleri anlattı. Özellikle jakarlı kumaşları inanılmaz güzel, su gibi akıyordu.

Özlem Kaya

House of Ogan

Önder Özkan

Özlem Kaya çok sevdiği mini runwayde bu defa “back to school” temalı ekoseler, tüvitler, fiyonk yakalarla kolejli kızları daha kadınsı, şehirli ve modern bir yorumla sunmuştu. İncelikli detaylarıyla ve stylingi ile öne çıkan koleksiyonu çok sevdim. House of Ogan triko ve derileri ile ultra modern, güçlü ve dikkat çekiciydi, ekrulara karışan koyu yeşil ve nar kırmızıları, çapraz kemerleri, her parçada ufak tefek ama bağırmayan detayları ile çok beğendim. Önder Özkan kocaman bir fiyonk etrafında birleştirdiği tasarımları ile bence müthiş başarılı bir koleksiyon sundu, örme işinde hem yarattığı dağınık desen hem transparan etkiyi, jeanle bir araya getiriş biçimi kadar jeande kullandığı kesimleri, özellikle bence harika bir parça olan jean yeleği çok ama çok sevdim, artık çok sıkı takipte olacağım kendisini, böyle yeni isim görünce çok mutlu oluyorum kendi kendime defileden ağzım kulaklarımda çıkıyorum bana ne oluyorsa:) Tuba Ergin ise başta da bahsettiğim gibi özüne dönmüş, semi couture parçaları koleksiyonun arasına serpiştirerek yine layeringde, çarpıcı asimetrik kesimlerde, deri lazer işlerindeki ustalığını konuşturmuştu.

Genç isimlerden Selen Akyüz bence radara alınması şart isimlerden, çok beğeniyorum, bu sezon da çok beğendim; Şebnem Günay ise yine mükemmeldi; beklediğimden farklı değildi ama zaten çok hit olan ve nefis tutturduğu bu orijinal çizginin dışına şu an için çıkmasını beklemek de saçma olur, bu defa colorblock bodysuitleri ve kapitone paneller kullandığı lookları çok güzel ve keyifliydi. Güntaş da bence çok güzel işler çıkarabilecek bir isim.

Geçen sezon yılların deneyimi ve birikimine, ar-ge gücünü de ekleyerek sıradışı bir koleksiyon ortaya koyan Özlem Süer bu sezon çok eski Özlem Süer ile daha modern bir silüet arasında sıkışmış ve kararsız gibiydi. Yine geçen sezon yeni markası Cha ile dikkat çeken ve kendini iddialı biçimde yenileyen Çiğdem Akın’ın koleksiyonunun 3D efektli bir iki look dışında tasarım açısından zayıf olduğunu düşünüyorum. Sokak kültürünü, gettoyu, öteki olarak var olmayı DB Berdan kadar içselleştirebilen bir marka yok fakat şu da bir gerçek ki artık “imza görünüm”ü fazlasıyla repete olmaya başladı, defilelerde o kadar çok parça çıkarıyor ki bu tekrarın içinde yeni ve farklı denemeleri zor seçiliyor. Örneğin bu koleksiyonda pinstripe denim kumaşları kendi tarzında nefis yorumlamış, çift taraflı puffer montları özellikle metalik parçaları çok güzeldi. Defile kurasyonu ise yine hem performanslar hem de Ceza’nın şahane müziği ile kalbimi kazandı. İlk couture koleksiyonunu gördüğümde gözümden kalpler, yıldızlar, unicornlar filan fırlattığım Gülçin Çengel pek romantik, pek güzel ve fakat o “herkesten başka”lığının izini en fazla 1-2 detayla verebildiği koleksiyonu ile bence biraz ruhsuz, biraz herkes sevsinci gibiydi. Nerede o Glacierlerde nutkumuzun tutulduğu Gülçin Çengel, özledik. Ceren Ocak bu kış defilesini yapmadığı koleksiyonu ile bence büyük başarı yakalamıştı, bu koleksiyon onun kadar hit olmamakla birlikte yine de özellikle deri tasarımcıları içinde en cesur ve yenilikçi olanlardan biri; keskin omuzlarla süslü gövdeyi bir ortaçağ şovalyesinin zırhı gibi saran mikrominileri çok güzel görünürken diğer parçalarda fitting sorunu vardı, bu sezon çok daha sharp çok daha iyiydi dediğim gibi. Yine zamanında çok büyük çıkış yapıp, çok özgün bir tasarım dili olan ve eskileri aratan bir diğer isim de Meltem Özbek oldu. Yumuşacık, akıp giden kumaşlarla, fuşyadan turunculara müthiş güzel bir renk yelpazesi ile pilise ve büzgü detaylar kullanan Meltem Özbek tasarımları ile maalesef hiç heyecan uyandırmadı. Eda Güngör ismi ile hazırladığı markasında ne kadar güzel, ne kadar özgün ve müthişse, M.O.F.C markasında o kadar Hedi Slimane alamayan bunu alsıncı; evet akıllı bir satış hamlesi olabilir ama ben moda haftası podyumunun bundan fazlası olması gerektiğine inanıyorum. Keşke Eda Özdemir defile ile koleksiyon sunsa ve M.O.F.C da celebrity PRı ile satışa çıksa. Miin by Kadir Kılıç bana göre geçen sezonun açık ara en iyi koleksiyonunu sunmuştu, çok incelikli, çok farklıydı; bu defa dolunay altında izlediğimiz koleksiyonda bildiğimiz, tanıdığımız, şaşırtmayan bir Kadir Kılıç vardı bence.

Ceren Ocak

Bu sezon Core çok daha dinamikti, Core alanında tasarımcılar satışa yönelik parçalarını gösterebiliyor, sipariş alabiliyor, kimi marka ve tasarımcılar ise açılan pop-up mağazada direkt satış gerçekleştirebiliyor. Core’u da genç ve gelecek vaad eden tasarıkmcılardan Emre Pakel ile açmak hem moda haftasına kaynaştırmak adına güzel bir hamle olmuş, hem bu sezon yer alan ve bazılarını dinleme fırsatı bulduğum paneller konu ve konuk seçimleri ile çok tatmin edici ve aydınlatıcı idi. Bunda en büyük pay sanırım moda haftasının yeni kreatif direktörü Güneş Güner’in. Fakat yeni medya özelinde bir panel gerçekleştirip, yeni medyada defileler ve koleksiyonlar hakkında izlenimleri moda haftası boyunca daha fazla göremiyor olmak biraz üzücü tabii.

Moda haftası podyumunda görmeyi çok özlediğim isimler Burçe Bekrek, Nihan Peker, Şiyar Akboğa, Benan Bal, Özlem Ahıakın bu sezon maalesef yoklardı; belki bir gün yine hayranlıkla izleriz.

Moda haftası boyunca paylaşılan “proje bazlı” boomeranglardan aklınızda kalan ya da sizde merak uyandıran, radarınıza aldığınız ya da heyecanlandığınız her hangi bir tasarımcı, koleksiyon, yeni isim, defile vs kaldı mı bilmiyorum; ya da bu yıl inanılmaz kapsamlı ve güzel konularda ele alınan panellerden bir şeyler duyup, görüp, izleyebildiniz mi? Sosyal medyada bunların çok azına denk gelebildim ki onlar da yine yıllardır moda haftasına ve moda tasarımcılarına gönülden destek veren birkaç isimden geldi. Tüm tasarımcı ve markalara nice yansımaların, bol satışların, ulusal ve uluslararası pek çok başarının geleceği harika bir sezon dileğimle.

MBFWI: İstanbul Moda Haftası’nın Ardından yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 
Style Boom by Styleboom - 1M ago

Bir kaç zamandır bu yazıyı yazmak istiyordum ama biliyorsunuz kozmetik ya da cilt bakımı ile ilgili olarak genelde belli ürünlere uzun yıllar sadık biri olduğumdan ve sık sık ürün deneyimlemediğimden boşverip yazmıyorum.  Fakat neredeyse ilkbahar aylarından beri süren ve beni gerçekten epey şaşırtan “maske trendi” ilgimi çektikçe, ve bu trend daha fazla ürünle iyiden iyiye zirve yapınca kendi kullandığım ürünleri ve şaşkınlığımın sebebini sizinle paylaşmak istedim:)

Öncelikle maskede bu yeni trend diyor ki yüzünüzün her bölgesi aynı maskeyle maskelenirse olmaz, burun ucuna şu, yanağa bu, alna diğeri vs vs. Peki elimizdekilere bir bakalım:

İstanbul trafiği

bi kaç iş daha
annelik
çocukla ilgili bir ton şey
uykusuzluk

Açıkçası değil yüzüme minnoş minnoş dörtlerce maske sürmek, yatmadan önce makyajımı çıkarabilme gücünü bulduğum için kendimi tebrik etmek istiyorum:)  Yoğun çalışan, bir de anne olan bir kadının böyle oyuncaklı işlere vakit ayırması zor, kaldı ki maskeden sonuç almak onu düzenli kullanmaya bağlı.

Peki ben ne kullanıyorum. Haftada üç kez kullandığım maskem La Mer Intensive Revitalizing Mask. Bu maskede benim ihtiyacıma cevap veren her şey var: uygulamadan hemen sonra yumuşacık ve aydınlık bir görüntü; egzosdu,stresti gibi çevresel saçmalıklara karşı kalkan görevi; bol antioksidan; bol nem! Bu maskeyi gün içinde bile cildinizi yorgun hissettiğinizde uygulayabilirsiniz, normal maskeler gibi düşünmeyin demişti görevli kişi ama tabi gün ortası makyajdan feragat edemediğim için onu hiç yapamadım:) Kısacası La Mer yine denizden ve yosundan alarak oluşturduğu gizli formülle hızlı ve etkili, sonuçlarını da hem kısa hem uzun vadede görebildiğim bir maske yaratmış.

Bunun dışında hemen her sabah Dermalogica Daily Microfoliant kullansam da 1-2 haftada bir Pazar günleri bir de peeling maskesi uyguluyorum. üst üste yoğun makyaj yaptığım günlerden sonra mutlaka yapıyorum. Burada o dönemki ekonomik kıstaslarıma bağlı olarak:p ya Estee Lauder Clear Difference ya da Loreal Kırmızı Yosun Özlü Saf Kil maskesi beğendiğim ürünler. İkisi de öncelikle peeling etkili yani ölü deriyi ve tıkalı gözenekleri temizliyor, toksinlerden arındırıyor.  Estee lauder’inki hakikaten nefis bir ürün, tek taşla bol kuş cinsinden. Loreal’inkini kullandıktan sonra benim cildimde biraz daha kuruluk oluyor, sanki daha fazla nemlendirici hatta yağ istiyor gibi hissediyorum ama arındırıcılığını da gözlerimle görüyorum.

Siz cilt balkım rutininizde maskelere yer veriyor musunuz? Maske konusunda düşünceleriniz ya da ürün önerileriniz neler:)

Maske Meselesi yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

22 Temmuz 2018 Cumhuriyet Pazar yazımdan

Bu satırları okuduğunuz sırada pek çok saygın müze ve galeride büyük moda sergileri kapılarını açıyor. Peki moda gerçekten de müze ya da galeri gibi yüksek kültüre adanmış mabetlerde sergilenmeye değer bir şey mi? Ve daha önemlisi, hangi moda, moda tasarımcısı, ev ya da moda ekolünün sergilenmeye değer olduğunun açık bir standardı, bir kural kitabı var mı? Kurasyon bu büyük moda evlerinin ticari bir kuklası olarak mı yapılıyor yoksa bir sanat sergisindeki tüm incelik ve zorunluklar çerçevesinde mi gerçekleşiyor?

Özellikle 2000lerden bu yana müzelerdeki moda sergilerinde görülen bu olağanüstü artış bir bakıma milenyum çağında modanın teknoloji, küreselleşme ve sosyal medya itkisiyle nasıl birkaç moda elitinin tutkusu olmaktan çıkıp herkesin “eğlencesi” haline gelişinin göstergelerinden yalnızca biri. François Colbert’in 1994’de yayınlanan “Marketing Culture and the Arts” kitabında açıkça işaret ettiği gibi moda büyük kazandıran rolüne geçtiği gibi moda eksenindeki her şey –buna sergiler de dahil- birer para mıknatısına dönüştü. Peki ama moda neden tüm dergilerde, ünlülerde, sosyal mecralarda, podyumda, vitrinlerde ve her yerde sergilenip duruyorken müzelerde de sergilenme ihtiyacı duyuyor?

Modanın sergilenebilirliği fikri aslında 1946da ortaya çıkıyor; bugün bile her yılın Mayıs ayında dünya gündemine oturan New York Metropolitan Müzesi Kostüm Enstitüsü yararına yapılan galanın tohumlarının atıldığı yıl. 1937de bağımsız bir mini kostüm müzesi olarak açılan “The Costume Institute” 1946’da Amerikan moda endüstrisinin finansal desteğiyle dünyanın en prestijli müzelerinden Metropolitan Müzesi bünyesine katılıyor ve 1959da kurasyona açık bir bölüm haline dönüştürülüyor. Bu kuratif sergilerin “blockbuster” diye tanımlanan- yani büyük, popüler, binlerce ziyaretçi çeken ve para basan – sergilere dönüşümü ve hatta bu sergilerin standardının belirlenişi ise efsane moda editörü Diana Vreeland’in departmanın başına geçmesiyle başlıyor. Başlangıcında yalnızca tarihi ya da etnik kostümlerin sergilendiği departmanda modanın ve hatta yaşayan bir moda tasarımcısının sergilenebilirliği fikri Vreeland’den çıkıyor.

Modanın bir sanat biçimi olarak görülüp bir sanat eseri olarak sergilenişi ise seksenlerde ortaya çıkıyor. Dönemin Rei Kawakubo, Issey Miyake, Martin Margiela gibi avangard moda tasarımcıları giyilmesi olanağı olmayan, moda ürünü değil birer sanat nesnesi olarak konumlandırdıkları, günün modasından bağımsız, kıyafetin üretildiği yöntem ve malzemesi ile modern sanat eğilimleri taşıyan ‘kavramsal giysiler’ tasarlamaya başlıyorlar. Saygınlığı dünyaca kabul edilen modern sanat dergileri bu giysilere sayfalarında yer vermeye, modern sanat müzeleri bu koleksiyonları sergilemeye hatta kendi kalıcı koleksiyonlarına eklemeye başlıyor.

1990larda artık Guggenheim, Tate, Victoria & Albert gibi en önemli müzeler geçici ve kalıcı moda sergileri düzenlemeye başlıyorlar. Moda sergilerinin sanat amaçlı değil reklam amaçlı gerçekleştiği eleştirileri ise 2000 yılında Guggenheim’in Armani sergisi ile patlak veriyor. 15 milyon dolar bağışla New York Guggenheim Müzesi’nin en büyük hayırseverlerinden olan Giorgio Armani için müzenin dörtyüz parçalık bir retrospektif düzenlemesi yüksek sanat çevrelerince manidar bulunuyor ve müze bu sergi ile ağır eleştiriliyor. Oysa 15 yıl sonra Londra’da V&A Müzesi, ölümü dünyayı sarsan önemli modacı Alexander McQueen anısına açtığı muazzam sergi ile ise müze tarihinin en fazla ziyaretçisini alması yanında moda evine de danışılarak oluşturulan kurasyonu ile olağanüstü övgü topluyor. Yine Design Museum 2014’deki Christian Louboutin sergisi ile rekor ziyaretçi rakamı açıklıyor. Metropolitan Müzesi ise “Çin: Aynanın İçinden” isimli Çin couturierlerinin kıyafetlerini sergilediği büyüleyen sergiyi iki kez uzatarak rekor bir ziyaretçi sayısına ulaşıyor. Kısacası müzeler ziyaretçi ve otomatikman rekor gelirler elde ediyor.

Peki bu normalin çok üzerinde ziyaretçi sayıları, büyük medya yansımaları ve kamu ilgisinin sebebi nedir? Moda tarihçisi Valerie Steele, kamunun moda sergilerine bu kadar ilgi göstermesinin temel sebebinin sanat sergilerinden çok daha kolay anlaşılır olmaları olduğunu söylüyor. “Herkes bir kıyafet hakkında fikri olabileceğini hissediyor, oysa bir resim için bunu hissetmiyorlar.” diye ekliyor. Bunun yanında yüksek moda evlerinin yalnızca belli bir kesime hitap eden büyülü dünyasının sokaktaki insana da ulaşabildiği bu sergilerde insanlar hayranlık duyduğu tasarımcının çizimlerinden, notlarından, taslaklarından ve son ürününden oluşan dünyasına girebilme ayrıcalığını hissediyorlar. V&A Müzesi baş küratörü modanın bir kültür barometresi olarak görülmesi gerektiğini ve bu sebeple müzelerde yer almamasının mümkün olmadığını söylüyor. Moda evleri ise geçmişten bugüne arşivlerinin saygın kurumlarda sergilenişinin modanın bir heves ya da yalnızca bir tüketim aracı değil bir kültür, yaşanmışlık, fedakarlıklarla dolu bir yolculuk olduğunu gösterdiğini ve ziyaretçilerin böylelikle o evi ve yaratıcısını onurlandırdığını düşünüyor.

Moda ve müzeler arasındaki bağ git gide kopamaz hale gelmişken en önemli soru şu: serginin yöneticisi, özellikle de tasarımcı hayatta ise- kim olmalı? Bağımsız bir kuratör, araştırması sonucu objektif fikriyle mi sergiyi oluşturmalı yoksa sergi tasarımcı ve kuratörün birlikte çalışmasının sonucu mu olmalı? Bir evin müdahalesinde hazırlanan bir sergi ne kadar sanat odaklı ve objektif olabilir, evin ticari kaygısı ve bunu reklam kalemi olarak görmesinin önüne geçilebilir mi? Kuratörlerin çoğu serginin mutlaka evden bağımsız, müzenin misyonunu önde tutan, kültür ve sanatın öne çıkacağı biçimde gerçekleşmesinden yana; moda evleri ise tutkuyla bağlı oldukları miraslarının doğru ifade edilememesi endişesinde. Son yıllarda kendi sergilerini kendi düzenlemeye başlayan büyük moda evlerinin bu girişimi belki de yalın bir kibirden daha fazlası.

Moda endüstrisi içine girdiği pek çok şey gibi müze ve sanat galerilerini de bağımlı olduğu sömürü düzeninin bir parçası haline mi getiriyor, yoksa devlet desteği ve bağışları git gide azalan müzeler için bu sergilerden elde edilen astronomik gelirler daha fazla sanat eserini koleksiyonlarına katarak bizlerin de görmesine imkan tanıyacak, kamu yararına dönüştürülebilecek bir fırsat mı? Sanırım bunu sık sık moda sergileri düzenlemeye başlayan müzelerin kalıcı koleksiyonlarını ne kadar zenginleştirebildiklerini gördüğümüzde anlayacağız.

MODA: SERGİLENMEYE DOYMUYOR yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Bir süredir cilt bakımı, kozmetik ya da güzellik üzerine yazmıyorum, sebebi malum: instagram. Özellikle sabah ya da akşam storylerimde şipşak favori ürünlerimi paylaştığımdan –ki çoğu da uzun yıllardır değişmeyen ürünler- buraya ayrı bir post yazmayı hep ihmal ediyorum. Ama şimdi 2-3 yıldır benim cilt bakım rutinim de olan FOREO LUNA, yeni FOREO LUNA 2 adıyla yenilenmiş ve bu kadar ilgi görmüşken, aramalarda benim de bir yazım çıksın istedim çünkü gerçekten müthiş fayda sağlayan, yalnızca düzenli kullanımda değil arada sandıktan çıkarıp :p kullandığınızda bile yüz güldüren bir ürün. FOREO LUNA 2 T-sonic titreşimlerle esas amacı olan cilt temizliğini yapıyor ama üstüne bir de anti-aging masaj özelliği eklemiş. Yani bir taşla iki kuş:) 

Cilt bakım rutinimin vazgeçilmezi dediysem, hemen bir itirafta da bulunayım, aslında sabah akşam 1’er dakikacık FOREO LUNA 2 deneyimi size mis gibi bir cilt sağlayabilecekken ben maalesef kimi akşam yüzümü şöyle bir silip geçiyordum, fakat artık her Pazar gözümü onunla açıyorum..

Bu defa kendime bir söz verip bu rutini günlük bazda oturtmaya karar verdim, bunda FOREO LUNA 2’nin makyaj temizleme jel ve köpükleri ile kullanılıyor olmasının da etkisi büyük, yüzümü yıkarken bunu artık FOREO LUNA 2 ile yapıyorum ve tam 1 aydır da bu sözü tuttum diyebiliriz. Benim gibi özellikle T bölgesi yağlı, yanaklar kızarmaya/alerjiye eğilimli (mesela bu sebeple ben temizleme fırçalarını asla kullanamıyorum) ve siyah noktaya meyilli bir cildiniz varsa, hele bir de makyajsız gününüz geçmiyorsa karma ciltler için FOREO LUNA 2 başucunuzdan ayrılmayacak bir cihaz. Çok hafif olduğundan kolayca her yere de benimle geliyor. Böylece asansör dahil her bulduğum aynaya yüzümü dayayıp eyvah şuralar hep siyah nokta dolmuş demekten de kurtulmuş oldum:)

Bu kadar kiri pası temizlerken kendisinin ultra hijyenik kalması, hiç bakteri tutmaması ise ayrıca 10 puan bence, zira ben makyaj süngerini bile yıkayacak /temizleyecek vakit bulamıyorum çoğu zaman. Oldum olası jel temizleyicileri çok sevdiğimden köpür köpür her FOREO LUNA 2  sonrası tonik ve nemlendiricimi de tabii ki ihmal etmiyorum, bu ürünler bile tertemiz ciltte biliyorsunuz daha etkin çalışıyor. Kısacası uzun vadede size hep olumlu dönüş getirecek bir yatırım, çok iyi bir cilt temizleme ürünü diyebilirim.

Cilt Bakım Rutinimin Vazgeçilmezi: FOREO LUNA 2 – Ürün İncelemesi yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Eylül yaklaşmakta, yani moda haftaları maratonu başlamak üzere. Bu yıl 6 Eylül’de yine New York ile başlayacak olan moda haftalarına bu defa Mercedes-Benz Istanbul tam da arada, NY’dan sonra Londra’dan önce katılıyor.  Senenin bu en sevdiğim dönemi başlamadan önce uzun yıllardır hep aynı giderken bir anda büyük değişikliklere gark olan büyük moda evleri ve bu evlerin yeni kreatif direktörleri hakkında bir yazı hazırlamak istedim.

Geçen ay Emaar Square Mall’da katıldığım bir söyleşide bu sezon kimin yeni koleksiyonunu heyecanla bekliyorsun diye sormuştu Koray Caner, hiç tereddütsüz kendisine Calvin Klein dedim, sebebi ise ilk şovunu bu kış gerçekleştiren yeni kreatif direktörü Raf Simons’du. Beni bu blogu açtığım uzun yıllardan bu yana takip edenler çok beğendiğim ve farklı bulduğum Raf Simons’un en sevdiğim tasarımcılardan biri olduğunu bilir, kendisi özelinde yazdığım bir kaç yazı da hala bu blogun arşivlerinde durmakta. Yine benim nazarımda Raf Simons bir zamanlar muazzam koleksiyonlara imza attığı Jil Sander ile sanki bütün gibiydi, müthiş bir ahenk, olağanüstü rafine ama sıkıcılıktan fersah fersah uzak bir çizgi, minimalizmin en feminen en imza parçaları Simons’un kaleminden çıkıyordu. Tasarımcının buradan ayrıldığı (efsane bir son koleksiyon ile) defilede gözlerim bile dolmuştu. Derken yeri zor doldurulur bir ismin Galliano’nun ardından bir kaç başarısız deneme ile bütün bütün sarsılan Dior’da gördük onu. Yeni çağda Dior’u Dior yapan Galliano’dan sonra büyük düşüşe geçen bu evi geleneksellikten hiç hazzetmediği halde yine şahlandırdı Simons. Dior mirası ile kendi çizgisini müthiş melezledi, ama satır aralarında artık özgür olmadığını okuyabildiğimiz itirafında ruhen tükendiğini belirretek ayrıldı. Bu noktadan sonra bende yine bir heyecan:) Ama açıkçası yeni evi de bende şok etkisi yarattı: Raf Simons Calvin Klein’ın yeni kreatif direktörü olmuştu. Üstelik yalnızca high-end Calvin Klein Collection’ın değil ev ürünlerinden, iç çamaşırlarına tüm Calvin Klein klanının kontrolü tamamen kendisine verildi. Tamam Amerikan moda endüstrisinin en köklü evlerinden biriydi, tamam pek çok devrimi gerçekleştirmişti, tamam sportif çizgisi Simons minimalizmi ile birleştiğinde efsane şeyler olabilirdi ama bana göre Calvin Klein, Amerika’nın “pop star”larından biriydi:) Poptu, edepsizdi, çoktu, aşırı Amerikalıydı!  Ve tüm bunlara rağmen isminin dahi doğru telaffuz edilemediği NY’da bu iki marka isim bir arada müthiş bir koleksiyon ortaya koydu!  Raf Simons Calvin Klein’ın başına bizzat Calvin Klein’den sonra gelen en iyi şey olabilir:) Son olarak bizzat tasarımcının sanat yönetmenliğini yaptığı sonbahar/kış reklamlarını da görünce bu sezon en heyecanla beklediğim koleksiyon kesinlikle Calvin Klein koleksiyonu olacak!

Ama her birliktelik böyle heyecan verici olmadı. Alber Elbaz sivri ve sonuna dek haklı dili sebebiyle  Lanvin’den kovulunca,  Elbaz’ın imza drapeleri ve yeteneğine muhtaç bu ev editörlerce yerden yere vurulan korkunç bir koleksiyon sonrasında ne olduğunu şaşırdı. Paris’in en etkin ve usta couture tasarımcılarından Bouchra Jarrar’a emanet edildiğinde ise tasarımcının içeride çatışmalar olduğunu ifade ettiği röportajjları olmuştu. 14 yıl Lanvin’in başında olan Elbaz öyle kesin bir Lanvin figürü yaratmıştı ki, yeni kreatif direktör Jarrar, Alber Elbaz’ın imza haline getirdiği o müthiş drapeleri yorumlamaktan kaçınınca (çünkü beceremeyeceğine asla inanmıyorum) sunduğu koleksiyon heyecandan çok hayal kırıklığı yarattı. Çok kısa bir süre sonra ise karşılıklı anlaşarak işbirliklerinin sona erdiğini açıkladılar. Lanvin şimdi yeni ve “Fransa’nın Micheal Kors”u olmayı hedefleyen bir tasarımcıya emanet. Açıkçası Micheal Kors’dan bir tane yetiyor diye düşünüyorum, o yüzden beklentim yüksek değil.

Şu son tasarımcı değişikliklerinde en çok kime yazık oldu derseniz hiç şüphesiz önce Yves’e sonra Yves Saint Laurent’e diyeceğim. Yaramaz ve öfkeli çocuk Hedi Slimane ile Yves’ini kaybetmeye razı gelen bu ev sonunda kurtulduğu bu tasarımcının koltuğunu yeni dönemin “edgy” ismi Anthony Vaccarello’ya teslim etmişti. Bu evde son iki sezonun koleksiyonunu hazırlayan Vaccarello hala Slimane’den kalan mirası kendi 80ler çizgisi ile yorumlamayı, Slimane’in kızgın rock punk çocuklarını yüksek ökçeler üstünde seksi kadınlara dönüştürmeyi markanın köklerine inmeye tercih ediyor. Güzel mi?- güzel, konuşuluyor mu?-konuşuluyor, satar mı?- satar çünkü sex sells ama bence Decarnin kreatif direktörlüğündeki balmain’de biz bunların kat be kat iyilerini gördük, bu silüet nereye kadar gider? Yves Saint Laurent’in Fransız ama genç, elegan ama seksi, maskülen ama dişi ruhu, mükemmel kesimleri, burjuvazisi yerle yeksan oldu. Bazen Tom Ford olsam gidip YSL’yi bassam diye düşünmüyor değilim:)

Sosyal medya ve celebrity pohpohlamasıyla bir şey oluyor sandığımız Dior ise beni feminizm sloganlı tshirtleri ile maalesef kandıramıyor. Temmuz 2016da kreatif direktörlük koltuğuna geçen Maria Grazia Chiuri hele de son couture koleksiyon ile gösterdi ki bu yıl 70. yaşını kutlayacak olan Dior’u artık bambaşka bekleyelim. Son cruise koleksiyonunun esin kaynağından hemen her parçasına  pek güzel bulmama rağmen yine hiç Dior bulamadım. Nerede o Dior dikişi, nerede o Dior silüeti, nerede o Dior Fransızlığı?  Evet Chiuri’nin markayı mirasından koparıp daha çağdaş, daha feminist, daha modern bir noktaya getirme çabasını anlıyorum ama bana son koleksiyon karmalarına bakınca daha kimliksiz ( ya da en fazla ucundan İtalyan) geliyor, ne zaman oturacak, ne zaman gördüğümüzde (ucuz lastiklere Dior yazılmadığı sürece) bu Dior diyebileceğiz ya da diyebilecek miyiz bilemiyorum. Bahsettiğim tütüler, bele oturan feminen silüetler ya da romantik figürlerden çok daha fazlası.

Benzer kişilikleri ama farklı çizgilerine rağmen güzel bir hamur tutturan John Galliano ve Maison Margiela evi ise fazla bir şey beklemeyelim diyen bana bol bol güzel sürpriz yaşatıyor, yine de sanki Galliano burası için tasarım değil de styling yapıyor gibi geliyor. Çünkü tüm kötücüllüğüne rağmen John Galliano’nun dahi bir tasarımcı olduğunu malum.

Yaklaşan moda haftalarında heyecanla beklediğim diğer 2 konu ise, 12 yıldan sonra Givenchy’den ayrılan Riardo Tisci’den bayrağı devralan Clare Waight Keller ve dedikodu mu değil mi bir türlü netleşemeyen Tisci’nin Versace’ye geçişi. Her ikisini de beklemesi bile güzel!

The Show Must Go On: Köklü Evler, Yeni Kreatif Direktörler yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

8 Temmuz 2018, Cumhuriyet Pazar yazımdan

“Sanat nedir?” sorusuna Picasso “Sanat ne değildir ki?” cevabını vermiş. Çoğu zaman güzel bir elbiseyi “sanat eserinden farksız” diye tanımlıyoruz. Moda tasarımı bir sanat mı; moda, sanatın giyilebilir versiyonu mu konusu her daim konuşuladursun, modanın sanattan ilham almaya doymadığı, sanatı git gide giysi tasarımının, dahası giysilerin pazarlama ve satışına yönelik stratejilerinin içine kattığı bir gerçek. Son olarak Gucci’nin Resort 2018 defilesini Pitti Palace’da Boticelli, Raphael ve Titian gibi ressamlara ait paha biçilemez 500 sanat eseri arasında sunmasıyla; yine Gucci’nin son reklam kampanyasını ressam Ignasi Monreal’in hiperrealizm ve Rönesans sanatından referanslarla hazırlamasıyla moda ve sanatın bir aradalığı hiç olmadığı kadar “trend” olmaya başladı.

Peki ya sanatın ölümsüzlüğü ile modanın faniliği nasıl bir araya gelebiliyor? Bir sanatçının “yaratım”daki en büyük motivasyonu zamansız, ölümsüz ve yüzyıllar sonraya dahi uzanabilmek iken tasarımcının tasarım süreci daha çok “an”ın zevklerine, trendlerine uygun, bir ya da birkaç sezonu kurtarabilen, tüketilmeye açık . Şu halde bu iki kavramın birlikteliği en baştan daimilikle geçicilik arasında bir imkansızlık demek değil mi? Moda sanattan beslenmeyi sürdürerek ve artırarak sanata, bu en büyük ilham kaynağının ruhuna ihanet mi ediyor?

Bu karmaşık ilişkinin ilk meyvesi bizi 1937 yılına götürüyor. İspanyol sürrealist ressam Salvador Dali ve efsanevi İtalyan tasarımcı Elsa Schiaparelli bir işbirliği yapıyor ve ortaya meşhur “Istakoz Elbise” çıkıyor. Bu uzun ipek elbise bel kısmından ayak uçlarına uzanan ve usta Dali tarafından resmedilen devasa bir ıstakoz desenini üzerinde taşıyor. Elbise İngiliz kraliyetine asi bir mesaj veren Wallis Simpson tarafından giyilip Vogue için Cecil Beaton tarafından fotoğraflanınca ünü dünyaya yayılıyor. Ressam ve tasarımcı arasında da anlaşmazlıklar getirecek olan ünlü elbise belki de ilk resmi “moda-sanat” işbirliği olarak adlandırılabilir.

Büyük ses getiren ve günümüzde hala “ikonik” parçalar arasında kabul edilen bir diğer elbise ise Yves Saint Laurent’nin 1965’de Hollandalı soyut ressam Piet Mondrian’ın “Composition with Red, Yellow, Blue” isimli eserinden çıkmıştı. Saint Laurent, soyut resimin öncülerinden Mondrian’ın 1930larda yaptığı tablosunu çok şık 6 kokteyl elbisesine uyarlayarak 60lar modasına damgasını vurdu. Yves Saint Laurent bu tablolardaki saflığa ve dengeye olağanüstü hayranlık duyduğunu ifade ederken, Mondrian’ı bu iki kavramın ifade ettiği felsefenin tam zıttına, yani bir “lüks tüketim ürünü”ne dönüştürmekte sakınca görmemişti. Mondrian’ın bu eserleri yaratırken inancı, dünyayı sanatı aracılığı ile materyalizme ve tüketime olan bağımlılığından kurtarmak iken, o aynı sanat kendini tüketimin en lüks noktasında bulmuştu. Oysa bir keşişten farksız yaşamayı tercih etmiş olan Mondrian’ın sanatı dengenin sadelikte olduğunu ifade etmek üzere materyalizme karşı bir duruş, varoluşa bir şükrandı.

Elbette her moda ve sanat birlikteliği sanatın özünü yaralamak niyetiyle yola çıkmadı, 1966’da Paco Rabanne defilesini bir sanat sergisine dönüştürerek “12 Giyilemez Elbise” isimli bir koleksiyona imza attı. Tasarımcı burada modanın sanat DNAsına sahip olabilmesi için giyilebilirlik sınırının ortadan kalkması gerektiğini ifade ediyor gibiydi. Sanatı moda tasarımında olağanüstülük boyutunda kullanan bir diğer tasarımcı ise 20. yüzyılın dâhilerinden kabul edilen Alexander McQueen idi. Brit sanatçı Damien Hirst’in grotesk desenleri McQueen tasarımlarında motiflere dönüşmüş, bu ultra lüks kıyafetler ölümün kaçınılmazlığını ve her zaman eteğimizin ucunda bizi beklediğini anlatan milyonluk birer esere dönüşmüştü. Matisse, Stubbs, Klimt ve daha pek çok eşsiz eser kumaşlara birer desen olarak basılıp belki en fazla bir sezon askılarda kendine yer buldular.

Bu satırlara kadar modanın sanattan nasıl beslendiğinden ve bu ilişkinin bir bakıma zıtların çekimi olduğundan dem vursak da son on, onbeş yıldır moda tasarımcılarının da sanat çevreleri ve sanat lanları tarafından daha fazla benimsendiği, moda tasarımcılarına retrospektif sergiler düzenlendiği, moda tasarımcılarının koleksiyonlarından müzeler oluşturulduğunu unutmayalım. Sanat dünyası da moda ve moda tasarımcılarını bağrına basmaya, moda tasarımını “sanat”, tasarımcıyı “sanatçı” kavramlarının içinde görmeye eskisinden çok daha sıcak gibi. Pek çok galeri ya da müze bir Rönesans ressamının olağanüstü eserlerini sergileyerek çekemeyeceği kalabalığı ya da alamayacağı basın ilgisini ünlü bir moda tasarımcısının retrospektifi ile kolayca kazanabiliyor.

Yoksa bu huzursuz ve kimyası sakat aşk ilişkisi git gide bir mantık evliliğine mi dönüşüyor?
Burçin Akgün Ünaldı (Styleboom)

Ölümsüz Sanat ve Fani Moda El Ele yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

İkinci tur indirimlerin klasiği olan Ağustos Böceği ile Karınca hikayesiyle tekrar karşınızdayım:) Aslına bakarsanız şu “adı konmayan” kriz ortamında en iyisi eldekileri daha iyi değerlendirmek, gardrop detoksu yapmak, bugüne dek hiç giymediğiniz halde aldığınız cicilere farklı bir gözle tekrar bakıp değerlendirmek ya da en olmadı gardrobunuzda uzun süre duracağına inandığınız, stilinize uygun, popüler kültürün dayattığı trendlerin etkisine kapılmadan alışveriş yapmak olacaktır.

Akılı bir alışveriş olarak ise indirimi yeni sezon için lehinize çevirmek yazlık şeyler almaktan çok daha mantıklı. İndirimlerde sadece saz çalıp şarkı söyleyip yaz sezonuna yatırım yapan Ağustos Böceği sonbahar gelip havalar bozunca gardrobun başına geçer ve bir bakar ki  giyecek “trendy” hiç bir şeyi yok:) . Oysa siz karıncalar indirimlerde uyanıklık edip Styleboom’dan trendlere çalışarak yeni sezona hazırsınız!

Bu anlamda indirimlerden Sonbahar 2018 sezonu için neler çıkarabilirsiniz bir hatırlatmak istedim, tabii buradakiler gelmekte olan trendlerin tamamı değil ama alışverişinizi yatırıma dönüştürecek kadarı :)) İşte alışveriş listeniz!

1. KIRMIZI en kolayı ile başlayalım! Kırmızının en doygun tonlarından en kiremitlere uzananı yebi seoznun en moda renklerinden. İndirimde bulacağınız şüphesiz. Ben Massimo Dutti’den nefis bir kırmızı bluz aldım.

2. ÇOK ÇİÇEK ANNECİM yine indirimde rahatça avlayabileceğiniz bir parça. Yeni sezonun baskın desenleri hayvan baskılar ve ekoseler olacak ama çok iri desenlerden, apliklere çiçekler de yeni sezonun en bombalarından. Tavsiyem çiçek desenli midi boy elbiseler ya da etekler olacak.

3. İKİLİ DIŞ GİYİM Bu sezon dış giyimde layering olmazsa olmaz gibi göreceksiniz. Kaban üzeri pufuduk mont, ceket üzeri palto vs. Bence evde,işte, sokakta editoryallik abartamayacağımıza göre bu layering trendini uzun/kısa yeleklerle, blazerlarla uygulayabilirsiniz. İndirimde bulabileceğiniz uzun yelekleri paltolarla; kısa yelek ve blazerlerı kaban ve parkalarla birlikte giyebilirsiniz.

4. ALİMÜNYUM FOLYO yani aslında metalik gümüş yeni sezonun en öne çıkan metali. Şıkır şıkırından ziyade folyo gibi daha kırışığı makbul (işte sırf geçen yıllarda alınanları kullanma diye) ama şu sıra gümüşi pek çok ciciyi indirimde yakalayabilrsiniz.

5. UZUN, YALIN, NÖTRAL kesinlikle bu kışın en sevdiğim trendi olacak ve şu an bulması çok olası. Beyaz, kemik, bej renklerde akışkan krep/ipek/viskon gibi kumaşlardan uzun elbiseler çizmeler v uzun hırkalarla kombinleniyor

6. 80LER tüm abartısıyla, vatkaları, dev logoları, jean ya da deri tulumları, kargo pantolonları, dev kazakları kotun içine sokuşturmalarıyla maalesef yine çok moda. Bu tabirlere uyan ve önümüzdeki yıl fotoğraflarımdan utanmam diyorsanız alın bari:p

7. ANIMAL PRINT yani leopardı, çitaydı, zebraydı, yılandı çoooooooooooooooooooooooooook moda, sezonun hiti bu. İndirimde dikkatli gözlerden kaçmayacağını düşünüyorum, bir kaç yerde vardı. Ama bulması kolay değil.

8.  BÜZGÜLER diye çeviriyoruz ama “ruchy” denen iplerle büzülmüş, ya da sık drapeleri olan ciicler de yeni sezonun öne çıkanlarından. Büzgü ve drape konusu hassas bu arada, dikkatle giyilmeli; milattan önce yazdığım “drape derken dürüm olma” yazıma tıklayarak göz atabilirsiniz. İndirimde ben hiç rastlamadım ama yeni sezondaki Zara kahverengi elbiseyi gördüğüm 100 kişi sayesinde bu trende doydum bile:)

9.  WESTERN trendi diğer bomba ki bunu DIOR Saddle bagden anlıyoruz.  Dikkatle incelerseniz bu trende uygun parçalar da indirimde kesin bulabilecekleriniz arasında: göğüste 2 cepli gömlekler, toprak tonları, püsküller, süet parçalar, jean gömlek, geniş gümüş tokalı kemerler!

10. MIDI BOY Etekte, elbisede midi boy bu sezon da moda

11. YAN YIRTMAÇ hem de oldukça iddialı şekilde! Ama illa yanında yırtmaç olan etek/elbise aramak da şart değil. Makas ne güne duruyor:)

12. PÜSKÜL ister kovboy tarzı ister şıkır şıkır floş ister metalik, ister kollardan, ister paçalardan, püsküller aransın:)

13. TULUM yaz sezonunda tabii kışlık tulum bulmak zor. Bu noktada straplez tulumlara bakabilrsiniz ki böylece onları hem yazın kullanırsınız hem sonbaharda içine kabarık kollu gömleklerle, hem kışın içine ince kaşmir balıkçı yaka kazaklarla giyebilirsiniz.

14. AKSESUAR belki de indirim döneminde en çok yatırım yaptığım şeyler aksesuarlar, çünkü öncelikle mesela kemerler! Neden bu kadar pahalılar anlamıyorum doğrusu, ve benim için kemer çok önemli ve çok kullandığım bir aksesaur olduğu için indirimde kemer stoklarım. Kemeri kemer gibi kullanmanın yanında geçen sezon başlayan ve hala devam eden statement çanta askıları gibi de kullanabilrsiniz. Bir kunduracıya gidip kemerin iki yanına kanca taktırdınız mı alın size yedek çanta askısı:)

Bunun yanında çanta da indirimde değerlendiribilecek bir diğer kalem. Yeni sezonda daire çantalar-bel çantaları-zincir saplı kutu çantalar, püsküllü çantalar çok trendy. İndirimde bulmak çok kolay!

Herkese üç koyup bir harcayacağı harika bir indirim dönemi diliyorum:)

Ağustos Böceği ile Karınca: Bir İndirim Hikayesi yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Bir zamanlar babamın bana insana 2 çift ayakkabı yeter, bir siyah bir kahverengi dediğini hatırlıyorum, şimdi bu yazıya başlarken aklıma geldi, ne güldüm:) Muhtemelen bu yazı da yazarken bana okurken size saçma gelebilir. Ama olsun ben şuraya yazacağımı yazar, gerisine karışmam. Geçen akşam instagramda canlı yayın yapıp “sayılarla stil” diye bir seri başlatmayı düşünüyorum demiştim, izleyenlerin çoğu bu fikri sevdi, bu yazı o serinin ilki olsun, umalım da gerisini de güzelce getirebileyim.

İşte size bir kadının ayakkabı dolabında mutlaka bulunması gereken 10 çift ayakkabı.

1. Siyah klasik stilettolar:  İster skinny jeanin altına, ister takım elbisenin. Bir çift kaliteli siyah stiletto kadın için “gölgelerin gücü adına” gibi bir şey:) En favori mıodelim kesinlikle Louboutin’da.

2. Beyaz sneakerlar: Bir çift bembeyaz spor ayakkabı olmadan ne yapardık bi düşünelim… Hayal bile edemedim:) Tüm spor görünümlere cuk olması dışında tatlı yaz elbiseleriyle, pötikare ya da puantiye romantikleriyle, küçük siyah, beyaz, kırmızı, sarı, mor nokta nokta nokta elbiselerle, tütülerle bile, kısacası dolabınızdan çekip çıkaracağınız hemen herşeyle  süper oluyor.  Favorilerim Lacoste ve Cortez’in bembeyaz ayakkabıları ama bir Stan Smith gerçeğini de yadsıyamayız.

3. Nude yüksek topuklu sandaletler: Özellikle bahar ve yaz mevsiminde renkler dört yanımızı sarmışken hangi kıyafetle hangi ayakkabı derdinden bizi saniyesinde kurtaracak olan, bacakları uzun, bilekleri ince gösteren bu mucize gibi ayakkabılar da dolabın olmazsa olmazlarından.

4. Düz Sandalet: Bir yüksek ökçe kadını da olsanız, en olmadı arnavut kaldırımı yollarla döşeli tatil beldelerinde komik duruma düşmemek için bir çift düz sandaleti ayakkabı dolabınızdan eksik etmemelisiniz. Tercihen taba ya da tatlı kahveler özellikle “must-have” diyeceğimiz karegoride

5. Ankle Boots: Biraz kişisel stilinize bağlı olarak farklı modellerde olsa da hepimize bir çift bilekte bot şart. Kısa dörtgen topuk olabilir,  puntolarca yüksek olabilir, bileğinizi daracık sarabilir ya da biraz salaşı seçilebilir farketmez: bilekte bitsin yeter. Üstelik yalnızca kışın değil ara mevsimlerde de elbise ve eteklerle harika duruyorlar.

6. Metalik yüksek topuk ayakkabılar: Gümüş ya da altın, o kısmı biraz da size kalmış ama bir çift metalik yüksek topuklu ayakkabı basit siyah bir elbiseyi bir davet elbisesine çevirebilir, hemen hemen tüm düğünlerin kurtarıcısı olabilir ya da bir beyaz tshirt ve jean ya da sigaret pantolonla kombinlenerek modunuzu cumartesi gecesi ateşi misali ateşleyebilir.

7. Binici çizmesi: Bir başka klasik ve vazgeçilmez tercihen siyah, illa ki kaliteli deri bir çift binici çizmesi.

8. Loafer / Oxford: Yine biraz da stilinizin yön vereceği bu iki seçenekten biri de ayakkabı dolabının olmazsa olmazlarından. Şöyle preppy, ya da girly bir tarzdan yana iseniz püsküllü ya da penny loaferlar; biraz daha maskülen ve iddialı olsun derseniz oxfordlar özellikle ilkbahar ve sonbahar kombinlerinin en iyi tamamlayıcılarından.

9. Babet: Bir başka olmazsa olmaz ise babetler, ben ki asla babet giymem, rahat bulmam, şık hiç gelmez ama yine de klasik bir çifti dolapta tutuyorum, çalışkan öğrencilik işte:)

10. Dolgu Topuk: Dolgu topuk denince tüyleri diken diken olanlar ile en topuklu giyilmesi uygun olmayan yere bile yeter ki topuklu olsun diye dolgu topuk giyip çıkanlar 1-1 beraberedir diye düşünüyorum. İki uca da kaymadan özellikle yazın flörtöz elbiseleri ile pek güzel olduğundan yine nude ya da taba renkli bir dolgu topuk ayakkabı dolapta bulunmalı:)

İşin “liste gibi liste” kısmı bu kadar ama şu da var ki ayakkabı -en azından benim için- mutluluk ve keyif sebebi, o yüzden hepimiz o en sevdiğimiz rüyalarımıza giren ayakkabıyı da bu listeye ekleyelim lütfen, en güzel onunlayız çünkü! Sonra misal bu listede nasıl kırmızı bir çift olmaz:) Şurada Dorothy’nin askerleriyiz herhalde, orada büyük itirazım var! Sonra bence siz bir de leopar ya da yılan derisi de atın sepete, durun durun slipper ayakkabılar da bakkala çakkala giderken iyi oluyor, ne bağcık derdi var ne cırt cırt, geçir ayağa çık, sizce:) Biker botlara ne demeli? Hangimizde yok rock chic olmak ya da uzun elbiselerin altına geçirip boholamak için?

Ne demiştim size bu tür bir liste yapacak son kişiyim. Şuraya bir nokta koymazsam bu iş bitmeyecek, o zaman “.”

Listeye son bir ekleme

Sayılarla Stil: Her Kadının Dolabında Bulunması Gereken 10 Ayakkabı Modeli yazısı ilk önce Style Boom üzerinde ortaya çıktı.

Read Full Article

Read for later

Articles marked as Favorite are saved for later viewing.
close
  • Show original
  • .
  • Share
  • .
  • Favorite
  • .
  • Email
  • .
  • Add Tags 

Separate tags by commas
To access this feature, please upgrade your account.
Start your free month
Free Preview